Notice: Trying to get property 'alias' of non-object in /home/sites/9a/5/58297d2e7c/public_html/components/com_k2/router.php on line 292
İlişki Danışmanlığı - Bursa Psikolog & Psikoterapist - Hannan Duzen
Bu sayfayı yazdır
İlişki Danışmanlığı

İlişki Danışmanlığı

Anne-çocuk ilişkisinden hayat arkadaşınıza kadar, yetişkinlikteki tüm ilişkileriniz çocukluktan başlayarak şekillenir.

İlk ve en temel ilişkimiz bebekken annemizle kurduğumuz ilişkidir. Bu tamamen kendine özgü bir ilişkidir ve bilinçdışında hatırlanan duygularımızda varlığını sürdürür. Bu ilişki gelecekte kuracağımız tüm ilişkileri etkiler ve hayatımızın geri kalanını nasıl yöneteceğimizi belirleyen bir şablon oluşturur.

Bir çocuğun temel ihtiyaçları

Kadınların doğal yapıları onları biyolojik olarak anne sevgisine hazırlar ve dolayısıyla çoğu kadın doğal bir şekilde çocuğuyla arasında sıcak ve sevgi dolu bir ilişki geliştirir. Ama bazen koşullar böyle bir ilişkinin gelişmesine engel olabilir. Örneğin, bazı anneler kendi hayatta kalma mücadelelerini çocuklarınınkinin önüne koymalarına yol açacak ağır bir depresyonun etkisi altında olabilirler; çocuklarını tecavüz sonucunda ya da aşırı yoksulluk içinde doğurabilirler ya da art arda pek çok çocuk doğurdukları için yorgunluk ve sorumluluğa katlanamayacak derecede bitap düşebilirler. Bir çocuğun içine doğduğu çevre kadar genetik eğilimleri de onun gelecekteki hayatının tohumlarını atar.

Her çocuğun bazı temel ihtiyaçları vardır ve her çocuk annesinden ya da başka bir istikrarlı ve uyumlu bakıcıdan bunları karşılamasını bekler. Çocuk için ideal olan fiziksel rahatsızlıklarının hemen giderilmesidir. Bu rahatsızlıklar onu duygusal olarak da etkiler. Bebekler hayatta kalma endişesiyle doğarlar ve ihtiyaçları ihmal edilen bebeklerde bu endişe çok yüksek düzeylere ulaşabilir. Bu durumda bebeklerin beyinlerindeki nöral yollar, hayat boyunca yüksek düzeyde endişe sorunu yaşamalarına yol açacak şekilde gelişir. Bebekler kendilerini sakinleştirmeyi başaramazlar; başka biri tarafından sakinleştirilmedikleri takdirde kollarını ve bacaklarını kontrolsüzce sallayarak ağlarlar ve yorgunluktan bitap düşüp uyuyakalıncaya kadar ağlamaya devam ederler. Bir annenin  ya da bebekle ilgilenen kişinin duruma müdahale etmesi ve bebeği kucağına alıp yatıştırması mutlak bir zorunluluktur.

Hiçbir anne mükemmel olamaz ve bu aslında iyi bir şeydir. Her kadın kaçınılmaz olarak başka işlerle de ilgilenmek zorunda kalacaktır ve çocuğun tüm ihtiyaçlarını anında gideremeyecektir. Bu durum çocukta bazı hayal kırıklığı dönemleri yaratır ve bu dönemler, uygun şekilde yönetilirse, çocuğun bütün dünyanın emrine amade olmadığını ve her şeyi istediği gibi kontrol edemeyeceğini anlamasına yardımcı olur. Bu sayede çocuk doğumdan itibaren içine girdiği tamamen kendisinden ibaret dünyadan çıkmaya başlar ve yavaş yavaş sosyal bir varlık haline dönüşür. Çocuk kim olduğunu annesinin yüzüne bakarak öğrenecektir. Annesinin yüzünde onun bakışına yanıt olarak oluşan ifade, ona sevgi ve değer görüp görmediğini anlatacaktır. Annenin yüzünde öfke dolu bir ifade varsa, bu durum ileride ortaya çıkabilecek bir paranoyaya zemin hazırlayabilir. Anne bebeğin gözlerinin içine bakamıyorsa, bebek kendi iç dünyasına kapanacak ve annesi gibi depresif bir kişi olacaktır.

Erken deneyimler ve duygusal geliÅŸim

Annenin ihmali, aşırı sertliği ya da kötü muameleleri güvenli ve tatmin edici bir ilişkinin gelişmesini önler. Bu durumda çocuk bir şekilde kendi başının çaresine bakacaktır, ama bunun için geliştirdiği yöntemlerden bazıları aslında kendi ihtiyaçlarını gerektiği gibi karşılamayabilir. Bununla özellikle saldırganlık ve kaçınma davranışlarını kastediyorum. Bunlar küçük çocuklarda yaygın olarak görülen davranış biçimleri olmakla birlikte, çocuk büyüdükçe bu davranışları geride bırakmak zorundadır. Bu başarılamazsa, saldırganlık davranışı yetişkinlikte öfke patlamaları, kontrolsüz fiziksel kavgalar, aile içi şiddet ve kötü muamele şeklinde kendisini gösterebilir. Kaçınma davranışı ise, bağımlılık, yalancılık, hayalperestlik ya da sorunlarla yüzleşememe ve başa çıkamama şeklinde tezahür edebilir.

Muhtemelen bir toplumun yaklaşık yarısı anne babaları tarafından iyi ya da yeterince iyi bir şekilde yetiştirilmekte ve kendi başına ayakta durabilen ve, Freud'un deyimiyle, "sevme ve çalışma" yeteneğine sahip olan bireyler haline gelmek anlamında hayatlarında başarılı olabilmektedir. Ancak, pek çok insan güvensizliğe yol açan ve duygusal gelişimlerine zarar veren erken deneyimler yaşamaktadır. Bu kişiler bilinçdışında; ya karşılarındakine yapışma ihtiyacına dayalı ilişkiler kurar ya da, tam tersine, kendilerini sevilemeyecek kadar kötü ve değersiz hissettikleri için duygusal olarak ulaşılamayan, büyük riskler alan ve kendilerine zarar vererek ölümün kıyısında yaşayan kişiler haline gelirler.

İlişkilerimiz kişilik özelliklerimizi inşa eder

Hiçbirimiz mükemmel bir anne-bebek ilişkisi içinde büyümediğimiz için hepimiz hayatımızı yaşayabilmek için bazı savunma mekanizmaları ya da başa çıkma stratejileri geliştiririz. Başka bir deyişle, kendimiz hakkında düşünmenin ve dünyada var olmanın bireysel ve alışkanlığa dayalı bir yöntemine sahibizdir ve bu yönteme "kişilik" adı verilir. Kişiliğimiz bizden ayrı bir şekilde var olamayacağı için aslında biz kişiliğimizden başka bir şey değiliz. Dolayısıyla, başka insanlarla her etkileşimimiz kişiliğimizin etkisi altındadır. Başka insanlar kişiliğimizi fark eder, bizi ona göre yaftalar ve bize karşı davranışlarını da, bizden beklentilerine ve bizi algılama biçimlerine göre ayarlarlar.

Aşina olunanları yansıtan bir sevgi aramak

Yetişkinler olarak kurmaya çalıştığımız en önemli ilişkilerden biri bir hayat arkadaşı bulmaktır. Bilinçdışında hem aşina olunanı yeniden yaratmaya çalışırız, yani karşı cinsten ebeveynimizin bazı özelliklerine sahip olan bir kişiyi ararız, hem de hayatımızın erken yıllarında karşılanmamış olan bazı ihtiyaçları karşılamak isteriz. Bilinçdışında, ailemizin bir parçası olarak yaşamanın nasıl bir şey olduğunu hatırlarız ve bunu yeniden yaratırız. Güvenli çocuklar anne ve babalarının güvenilir şekilde bazı değerleri paylaştıklarını ve dolayısıyla çok ciddi anlaşmazlıklar yaşamadıklarını ve önemli konularda birbirlerine destek olduklarını hissederler. Böylece çocuk, korunaklı bir çatının altında çocukluğun masumiyetini rahatça yaşayabilir. Anne babaları birbiriyle işbirliği içinde hareket edemeyen ya da ayrılmış olan çocuklar ise birbirine bakan iki duvarla karşı karşıya gibidir. Bu durumda çocukların iki ebeveyn arasında gidip gelmesi tehlikesi vardır ve ebeveynlerden birinin çocuğu diğer ebeveynden uzaklaştırıp kendi yanına çekmeye çalışması, durumu daha da kötüleştirir. Böyle bir durumda kalan çocuk çoğu zaman kimseden destek almaksızın kendi yerini ve duygularını belirlemek ve çok küçük bir yaşta kendi kendine yeterli hale gelmek zorunda kalacaktır.

İlişkilerin gelişmesine izin vermek ve hayata devam etmek

Kendi olgunlaşma sürecimizin kalitesi, başka bir yetişkinle uzun süreli ve iki tarafı da olumlu yönde etkileyen bir ilişki kurabilmemizde, kilit önem taşır. Kızlar kendilerini anneleriyle özdeşleştirirler ve onları taklit ederler. Oğlanlar ise anneleriyle aralarındaki bağın dışına çıkıp kendilerini babalarıyla özdeşleştirmenin bir yolunu bulmak zorundadırlar. Hayranlık duydukları bir babayla aralarındaki dostane ve destekleyici bir rekabetin hâkim olduğu sevgi dolu bir ortamda çok iyi bir gelişim gösterirler ve yetişkin erkek rolünü öğrenirler. Akıllı bir baba ergenlik döneminin sonlarına yaklaşmış olan oğlunu bir çocuk gibi değil, kendi dengi gibi görür. Bu şekilde oğlanlar, büyüdüklerini ve kendi ailelerini kurmaya hazır gerçek birer erkek olduklarını hissedebilirler.

2 yaş sendromu ve zorlu ergenlik – ilişkilerin sınırlarını test etmek

Kız çocukların da bir süre sonra annelerinden uzaklaşmaları gerekir. Eski ilişkinin bağları koparılmadan yeni bir ilişki kurulamaz. Çocuklar iki yaşına geldiklerinde annelerinden ayrılmaya ve inatçı ve sorunlu bir çocuk gibi görünmeye başlarlar. "2 yaş sendromu" adı verilen bu dönemin son derece normal ve yaşamsal önemdeki bir gelişim süreci olduğunu ve çocuğun bireysel kendiliğini bulması ve ifade etmesi için büyük önem taşıdığını anlamak önemlidir. Bu süreçte çocuğun başlıca yardımcısı babasıdır. Babanın başlıca görevlerinden biri, otoritenin sesini kullanarak çocuğun annesine kenetlenmişliğini yumuşatmak ve onu evin içindeki rutin hayatından çıkarıp dünyanın geri kalanıyla tanıştırmaktır. Oğlanlar bu şekilde yetişkin bir erkek olmanın ne demek olduğunu öğrenirler. Kızlar da babalarından yoğun bir duygusal yakınlık görmeye ihtiyaç duyarlar. Böylece değerli ve çekici olduklarına inanırlar ve bu güveni gelecekteki ilişkilerine taşırlar. Babası olmayan bir çocuk ciddi bir fiziksel ve duygusal yoksunluk yaşayacaktır, ama başka bir müşfik erkek figürünün babanın yerini alması mümkündür.

Ergenlikte; ayrılma faaliyetinin ve cinsiyet gelişiminin ikinci dönemi başlar. Bu dönemde çocuk sağlıklı bir isyan duygusu yaşar ve bir akran grubuna bağlanır, ama bu sürecin güvenli bir ev ortamıyla desteklenmesi önemlidir. Başka bir deyişle, bu dönemde anne babalar hoşgörülü davranmalı, tetikte ve yardıma hazır durumda beklemeli, ama müdahaleci olmamalıdır. Yetişkinler arasında kurulan ilişkilerin başarılı olması ve uzun sürmesi için ideal durum; her iki tarafın da çocukluklarında sıcak, sevgi dolu ve ilgi gösteren bir anneye güvenle bağlanmış, sonra babalarının yardımıyla dikkatli bir şekilde anneden ayrılmaya teşvik edilmiş ve belli değerleri paylaşan ve sınırları belli ama koşulsuz bir kabul sağlayan birleşik bir aile içinde gelişimlerini sürdürmüş kişiler olmalarıdır.

Danışanlarıma sık sık mutlu bir hayatın sırrının kendileri ile başka insanlar arasındaki "doğru mesafe"yi bulmaktan geçtiğini söylerim. Her birimizin kafasında bir "yaşam alanı" ve bu alanın sınırlarının nereden geçtiği konusunda bir fikir vardır. Kendi sınırlarımızı aşarsak başka birinin alanını işgal etmiş oluruz ve kendi sınırlarımız ihlal edildiğinde de kendi bakış açımızı ortaya koyarak kendimizi koruma ihtiyacı hissederiz. Bu, kontrollü öfkenin son derece olgun bir biçimidir. "Ben" olan ile "ben olmayan" kavramlarına sahip olmak anlamına gelir ve bu bilinç hem başkalarına saygı duymayı, hem de neyin bizim ve neyin başkalarının alanına girdiğini anlamayı getirir. "Başkalarını mutlu etmeyi" amaç edinen ya da kendilerini ortaya koymaları durumunda başkalarını üzmekten korkan insanlar, diğer yetişkinlerin de tartışma, müzakere etme ve kendi duygularını yönetme yeteneklerine sahip olduklarını kabul etmek zorundadır. Hiç kimseyi değişmeye zorlayamayız. Pek çok ilişki taraflardan biri diğerini olduğu gibi kabul edemediği için başarısız olur.

İlişkiler karmaşık süreçlerdir ve çoğu ilişkide bir denge ve anlaşma noktası bulmak güçtür, ama psikoterapi ve psikolojik danışmanlık hizmetleri bu konuda yardımcı olabilir. Her ne kadar kişilik özellikleri küçük yaşlarda oluşuyor olsa da, neden belli şeyleri yaptığınızı ve bunları neden belli şekillerde yaptığınızı öğrenmeniz, gelecekte daha olumlu ilişkiler kurmanıza yardımcı olabilir. İlişkinizle ilgili olarak yardım almak ya da sağlıksız ilişkiler örüntüsünü kurmak istiyorsanız;

507 599 44 34 numaradan randevu alarak benimle temasa geçebilirsiniz.

Makale DeÄŸerlendirmesi
(1 Oyla)